Türk Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mart 2015 Cumartesi

Abdilkadir IRMAK - Değişen Güç Dengeleri ve Nüfus alanlarında Kafkasya

Birçoğumuz Kafkasya bölgesini ve Kafkas ülkelerini sadece Türkiye’nin sessiz sakin birer komşu ülkeleri olarak gördük. Tabi bunda Türk dış siyasetinde Kafkasya bölgesinin Ortadoğu bölgesi gibi öncelikli olmaması ve bunun etkilediği Türk kamuoyunda Kafkasya’da olup bitenlerin yeterince yer verilmemesini de sebep gösterebiliriz. Ancak Kafkasya bölgesi, gerçekte sesiz, sakin, sorunsuz bir bölge değildir. Aslında tıpkı Ortadoğu bölgesi gibi Kafkasya da tarihte son derece büyük bir öneme sahiptir. Kavimler göçü gibi dünyaya yön verecek olayların yaşandığı, en önemli ticaret yolu olan ipek yolunun geçtiği bir bölgedir. Kafkasya bölgesi tarih boyunca güç çekişmelerine ve bunun getirdiği savaşlara sahne olmuştur.

Kafkasya aslına tam da sorunlar bölgesidir. Bu bölgeye ve bölgedeki ülkelere baktığımızda gerek tarihte olan ve tarihten günümüze kadar gelen, gelecekte de olacak olan sorunların var olduğunu görüyoruz, bunların başında Rusya’nın bölgede tek güç olmak isteyişi ve Kafkasya’yı her anlamda egemenlik alanında tutmak istemesi ve bunun sonucunda Kafkas ülkeleri ile olan anlaşmazlıkları, Rusya’nın Sovyetler dağıldıktan sonra oluşan yeni özerk bölgelerin hukuki statüsünü kendi şekillendirmek isteyişi özellikle Çeçen bölgesine karşı sert tutumu çeçen milisler ile bitmeyen savaşı, Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki Dağlık Karabağ sorunu, yine Gürcistan ile kendi içindeki özerk bölgeler olan Acaristan,  Abhazya ve Güney Osetya ile siyasi ve hukuki statüde anlaşamamaları Gürcistan’ın üniter Devlet olma hedefi ve kendi içindeki özerk yapıların hukuki statüsünü tanımaması ve bunun getirdiği ambargolar ve savaşlar, başta Gürcistan Olaylarında olmak üzere Kafkasya petrolleri ve doğalgazından dolayı ABD’nin bölgeye girmek isteyişi ve Rusya’nın bunu engellemesi…

Bu saydığımız olaylar Kafkasya bölgesini güç çatışmalarının alanlarından biri yapmıştır.

Bu saydığımız sorunların patlak verdiği olaylar ki Bunlardan bazıları 199O’lı yıllarda Çeçen-Rus çatışması Ermenistan ve Azerbaycan arasında 1988-1994 yılları arasında geçekleşen Karabağ savaşı, 1992 Gürcistan Abhazya savaşı, yine 2008 de Gürcistan’ın Güney Osetya’ ya saldırması ve Rusya’nın Gürcistan’a sert müdahalesi gibi olaylar yakın tarihimizde gerçekleşmiştir.

Kafkasya bölgesinde Yakın tarihimizde gerçekleşen bu olayların başında, gerek sorunların çıkışı, gelişimi ve bunun sonucunda patlak veren savaş süreci olsun gerekse savaşın sonuçları, etkileri ve uluslararası kamuoyunda uyandırdığı etki ve tepkiler nedeniyle Gürcistan olayları gelir. Özellikle 2008 ‘de meydana gelen Gürcistan- Güney Osetya savaşı devlerin güç çekişmesine neden olmuştur. Buradaki devlerden kastımız Rusya ve ABD olduğu aşikardır. Gelin bu güç çatışmalarından birini bundan 4 yıl öncesine gidip hatırlayalım.

Bildiğimiz üzere Gürcistan üniter devlet olma hedefi dolayısıyla kendi içindeki özerk bölgelerin hukuki statüsünü tanımıyor ve onları kendi içinde eritme politikası güdüyordu. Özellikle Gürcistan’ın başına ABD destekli sıkı liberal Saakaşvili geçtikten sonra kendi içindeki özerk yapılara yönelik sert tutumlar almıştır. Gürcistan’ın 2008’in Ağustos ayında Güney Osetya’ya saldırması ve bu saldırıyı yaparken arkasındaki ABD desteğine güvenerek Rusya’nın vereceği tepkiyi göz ardı etmesi kendisi için stratejik bir hatanın başlangıcıdır ve bu saldırı da tam anlamıyla kendisi için hüsranla sonuçlanmıştır. Çünkü Rusya böyle bir hamlenin geleceğini önceden tahmin edip gerekli hazırlığını çok önceden yapmıştı. Bunu tahmin edip ve planladığını ve Özellikle söylüyorum ABD destekli Gürcistan’ı Güney Osetya’dan ve Abhazya’dan çıkartıp Gürcistan’ın askeri kanadını kırma süresinden anlıyoruz.

Neden özellikle ABD destekli sözünü vurguladık? Çünkü ABD; Kafkasya ve Asya petrolü ve doğalgazına ulaşabilmesi için en başta Kafkasya ve Asya’ya açılan bir kapı olan Gürcistan’ı adeta   sıçrama alanı olarak görmektedir. Ayrıca ABD’nin tek kutuplu dünya düzeni doktrini; ABD’ye Rusya’nın Kafkasya’da ve Asya’da çepeçevre sarılması amacını ve sorumluluğunu yükler. Bu yüzdendir ki ABD için Gürcistan, Rusya’ ya karşı büyük öneme sahiptir.

Bir de ABD doktrinine karşı Rus doktrini var ki bu doktrin de Rusya’nın dünya devleti olması amaçlanmakta, özellikle  Putin’in Rusya’nın başına geçtikten sonra bu amaç doğrultusunda adımlar atılmaktadır. Bu hedef Rusya’nın Sovyetler dönemindeki eski güç ve ihtişamına geri dönmesidir. Bu yüzdendir ki Rusya son yıllarda bölgesinde ve dünyada artık güçlü bir şekilde sesini duyurmaktadır.2008’de de Gürcistan’a karşı attığı sert müdahale, tam anlamıyla başta Gürcistan’ı ve bölge ülkelerini sonra ABD’ye yönelik haddini bildirme ve sınırların ne olduğunu gösterme girişimidir. Buradaki  kastettiğimiz sınırlar, mevcut ülkelerin haritalardaki siyasi sınırlarından bahsetmiyoruz kastımız; ülkelerin nüfuz ve güç alanlarından bahsediyoruz. Rusya son yıllarda attığı adımlar ve ABD başta olmak üzere dünyaya verdiği mesajlarda güç ve nüfuz alanlarını tekrar belirlemiş durumda, tabi bunu attığı adımlardan anlıyoruz.

Bu adımların ne olduğunu: Rusya’nın Başta Gürcistan-Güney Osetya savaşında ABD destekli bir ülke olan Gürcistan’ı adeta işgal girişiminden, Rus savaş uçaklarının artık okyanusta devriye gezmesinden, donanmasının uluslararası sularda ve stratejik öneme sahip Ak denizde boy göstermesinden, Sovyetler döneminde geliştirdiği Nükleer bombalarını, menzili yüksek nükleer başlıklı füzelerini tekrar silah depolarından çıkartıp her an ateşlemeye hazır hale getirmesinden, yine Rus devletinin yeni adımlarından Sovyetler’ in eski üslerine geri dönmesinden anlıyoruz.

Tüm bu yakın tarihimizde ve bölgemizde gelişen ve gelişmekte olan tüm olaylar bize; artık başta Kafkasya bölgesinde olmak üzere dünyada ABD merkezli tek kutuplu dünya düzenin geride kaldığını, yeni dönemde artık gelişen Rusya ve Uzak Asya’da yükselen Çin’in ortaklığında çok kutuplu dünya düzeninin var olduğu gerçeğini öğretiyor. Özellikle bu çekişmenin başladığı alan olan Kafkasya bölgesi, yakın dönemde de ABD ve Rusya arasında tabiri caizse bilek güreşlerine sahne olacaktır. Tabi en önemlisi birbirine direk savaş açamayan bu iki devlet bölge ülkelerini ve onların içindeki sorunları kullanarak birbirini alt etmek isteyecekler. Bu da bölgede yeni çatışma alanlarının oluşacağını göstermektedir. Tabi bunda en zararlı çıkacak olan yine bölge ülkeleridir.

Türkiye olarak bize düşen görev Kafkasya’da bu oluşması muhtemel olayların önceden iyi analiz edip ona göre önlemler almaktır. Çünkü Türkiye’nin üstleneceği çatışmayı önleyici, arabulucu veya barışa yönelik politikaları, Kafkasya bölgesinin barış ve istikrar içinde olması için hayati öneme sahiptir.

Abdilkadir IRMAK - Karadeniz Teknik Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü
kadir_irmak0905@hotmail.com

AKADEMİK PERSPEKTİF  25 Kasım 2012 BÖLGESEL ANALİZLER, SİZDEN GELENLER

Ferah Pehlevi – Azerbaycanlı İmparatoriçe


Ferah Pehlevi Azerbaycan Türk’ü bir kadındır. O İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi’nin resmi olarak taç giyme merasimi ile İmparatoriçe ilan edilmiş tek hayat arkadaşı olmuştur.

Şah’ın üç hanımı arasında yalnız onun için taç giyme töreni düzenlenmiştir.

Ferah Pehlevi hali hazırda yaşayan ve siyasi faaliyetlerle meşgul olan tanınmış Azerbaycanlı kadınlardan biridir. O, İmparatoriçe ilan edildikten sonra bile boş zamanlarını sanata adamış, çok yüksek tahsilli, etrafına ışık veren, yetenekli bir kadın olmakla beraber Türkçe ve Farsça’ya ilave olarak İngilizce, Fransızca ve Almanca dillerini de iyi derece bilmektedir.

Ferah Pehlevi 14 Ekim 1938 yılında Tahran’da doğmuştur. Kızlık soyadı Diba olan Ferah Pehlevi, babası subay olan bir asker ailesinde dünyaya gelmiştir. Tahsil hayatında sporla meşgul olmuş, hatta basketbol takım kaptanı seçilmiştir. O hatta Jacqueline Kennedy Onassis ile kıyaslanır, bazıları ise Ferah Jacqueline'den üstündür der.

Liseyi bitirdikten sonra mimarlık ile meşgul olur. Paris’te bu alan üzerine tahsil alır. 1959 yılında Paris’te İran Büyükelçiliği’nde konukların kabulünde Şah’a Fransa’da tahsil gören öğrencilerden biri olarak takdim edilir. Ama onların tanışıklığının başka bir versiyonu da mevcuttur. Tahran'da iki kez yüzlerce genç hanımın yer aldığı özel spor gösterisi düzenlenmişti. Birinci geçit sırasında Muhammed Şah tercih yapamamış ve geçit yeniden yapılmıştı. Şah Ferah’ı işaret etmişti.

21 yaşındaki öğrenci Ferah ve 40 yaşındaki Muhammed Rıza Pehlevi’nin düğünü 21 Aralık 1959‘da oldu.

1972 yılında Ferah Pehlevi Azerbaycan SSCB’ye davet edilmiş ve çok şaşaalı bir şekilde karşılanmıştır.

1979 yılında İslam Devrimi'nden sonra şah ailesi ve yakınları ile Mısır'da sığınak bulurlar.

Bundan sonra ise Kral II.Hasan'ın davetlisi Fas’a yerleşirler.

Dul kaldıktan sonra Ferah Pehlevi ABD Hükümeti'nin davetlisi olarak Amerika'ya gider ve orada yerleşir.


Ferah Pehlevi’nin 4 çocuğu olur: Rıza Pehlevi, Ferahnaz Pehlevi, Ali Rıza Pehlevi ve Leyla Pehlevi. Küçük kızı Leyla ünlüİtalyan tasarımcı Valentino’nun en iyi modellerinden idi. Onun modelliği anoreksiya ve depresyona yol açmıştı. Leyla ABD veİngiltere'nin birçok kliniklerinde tedavi görüyordu. 2001 yılında (31 yaşında) aşırı ilaç alımından Londra otellerinin birinde vefat etmişti.

4 Ocak 2011’de Ferah’ın ikinci oğlu Ali Rıza Pehlevi evinde ölü bulunur. Onun ölüm nedeni olarak ablasının intiharından şimdiye kadar kendine gelememesi ve intihar etmesi gösterilir.

2003 yılında Ferah Pehlevi’nin "Benim Şahla Hayatım" adlıanılar kitabı uluslararası en çok satanlar listesine girmiştir.

Şimdi ise Ferah Pehlevi Paris'te ve Washington'da yaşıyor. Amerika’da İran göçmenlerinin bir bölümü onu halen "şah" adlandırır. İran'ın birinci ve tek İmparatoriçesidir.


Alıntıdır:  AZENS.AZ - Orucova Jale

İnci BİLGİN - Dokuz Eylül Üniversitesi Uluslararası İlişkiler

Karabağ sorunu, yüzyıllardır güç mücadelesinin sürdüğü Kafkasya bölgesinin en önemli sorunlarından biri olmakla birlikte halen daha çözüme kavuşmamıştır.  Şiddet içeren bir takım olaylar sonucunda, meselenin uluslararası hale gelmesi çözüm umutları vermiş olsa da, sorunun iki ana karakteri olan Ermenistan ve Azerbaycan arasında şiddetli çatışmalar halen devam etmektedir.

Sorunun Tarihsel Arkaplanı

Karabağ’ın bugünkü sorunlarını anlayabilmek için bölgedeki Rus etkisini göz önünde bulundurmak gerekir. 18. Yüzyılda Rusya, Kafkasya yoluyla güneye inmeyi planlarken; İran aynı bölgeyle kuzeyi kontrol altında tutmak istiyordu. 19. Yüzyıl başlarında, Rusya’nın İran’a saldırması Karabağ için bir dönüm noktasıdır. Rusya, Kafkasya’da İran ve Osmanlı İmparatorluğu’nun etkilerini yok etmeye çalışarak, siyaseti kendi eksenine çekmeye başlamıştır.[1] İran eski topraklarını kurtarmaya çabalasa da başarılı olamamış ve 1812’te Gülistan Barış Antlaşması imzalanmıştır. Böylece, Rusya Kafkasya’yı etki altına alma yolunda büyük bir başarı elde etmiştir.[2] Rus İmparatorluğu, Kuzey Azerbaycan’ı ele geçirdikten sonra bölgenin demografik yapısını yeniden düzenlemeye başlamıştır. Yönetim, bölgedeki Türkleri Rusya’nın diğer bölgelerine gönderirken, Türkiye, İran ve Rusya’daki Ermenileri bu bölgeye yerleştirmeyi amaçlayan bir sistem geliştirmiştir. Hristiyan çoğunluğun oluşturulmasıyla Rusya, bölgede kendine tampon oluşturmuştur. O yıllara ait demografik verilere bakıldığında bu sistemin etkileri görülmektedir: 1823’te bölgedeki nüfusun %78.3’ü Azeri, %21’i Ermeni iken; 1897 yılının verilerine göre nüfusun %53’ü Azeri, %45’i Ermenidir.[3]
Birinci Dünya Savaşı’na dek Rusya, Ermeni ve Azeri halklarının yaşayışlarını denetim altında tutmuştur. Bazı batılı devletler Ermeni halkının Kafkasya’da içinde bulunduğu durumu “Ermeni sorunu” olarak yeniden adlandırmışlardır.[4] Özellikle İngiltere ve ABD, Ermeni sorununun çözümü için bir Ermeni devleti kurulmasından yanadırlar. Wilson ilkelerindeki “her halkın kendi kaderini tayin etme hakkı” Ermeniler için yeni bir fırsat oluşturmuştur.  1917 Bolşevik İhtilalinden sonra Rusya’da devlet sistemi değişmiş, hemen ardından 1918’de Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan Demokratik Cumhuriyetleri kurulmuş ve Karabağ fiili olarak Azerbaycan’a bağlanmıştır.[5]
1918’de Osmanlı bürokratlarının girişimiyle Batum Antlaşması imzalanmış fakat Ermenistan bu antlaşmanın hükümlerini ihlal ederek bazı Azerbaycan ve Gürcistan toprakları üzerinde hak iddia etmiştir. Bunu takiben, Osmanlı İmparatorluğu Savunma Bakanı Enver Paşa, Azerbaycan’a yeni oluşturduğu Kafkas İslam Ordusunu göndermiştir.[6] Osmanlı İmparatorluğunun Birinci Dünya Savaşını kaybetmesiyle birlikte, Batum Antlaşması iptal olmuş ve ordu dağıtılmıştır. Kızıl Ordu’nun Kafkasya’nın kontrolünü ele geçirmesiyle birlikte bölge Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne (SSCB) katılmış, böylece anlaşmazlıklar sona ermiştir.[7] 1920’de Azerbaycan ve Ermenistan Sovyetler Birliği hakimiyetine girmiştir. Bundan 3 yıl sonra yapılan bir düzenlemeyle Karabağ Azerbaycan’a bağlı bir özerk bölge olmuştur. Ermenistan’ın itirazları ise dikkate alınmamış, bölgenin kendilerine ait olduğu yönündeki iddialarını Sovyetler Birliği reddetmiştir.[8]Dağlık Karabağ Özerk Bölgesi 1988 senesinde Ermenistan’a bağlanma kararı almıştır. Böylece Ermenistan’da Karabağ’daki Ermeniler lehine bir halk desteği oluşmuştur. Bunun akabinde, bölgede Ermeniler ve Azeriler arasında çatışmalar ortaya çıkmaya başlamıştır.[9] 1989 tarihinde SSCB Yüksek Komisyonu Dağlık Karabağ için Özel İdare Komisyonu kurulmasına karar vermiştir. Karabağ’ın Azerbaycan’a bağlı özerk statüsü kabul edilmiştir.[10] Buna rağmen çatışmalar sona ermemiş, Ermenistan Karabağ’ın kendisine ait olduğu iddiasını sürdürmüştür. Kısa süre sonra komite dağıtılmış ve Karabağ’ın idaresi Azerbaycan’a geri verilmiştir.[11]
1989 yılında Erivan’dan Bakü’ye kadar olan bölgede etnik çatışmalar baş göstermiş, bunun akabinde Bakü’de olağanüstü hal ilan edilmiştir. Ordunun sivillere müdahalesi sırasında çok sayıda kişi hayatını kaybetmiş ve yaralanmıştır. Tüm bu yaşananların sonrasında Dağlık Karabağ sorunu uluslararası bir mesele haline gelmiştir.[12]
Soğuk Savaşın bitimine doğru etnik çatışmalara sahne olan bölgedeki sıcak çatışmalar nedeniyle, yerli Azeri halk Azerbaycan Cumhuriyetine göç etmiş böylece büyük demografik değişiklikler meydana gelmiştir.[13] Güncel resmi sayımlara göre Dağlık Karabağ bölgesinin nüfusunun %95’i Ermeniler, %5’i Kürt, Rum ve Asurlardan oluşmaktadır.[14] Sovyetler Birliği’nin son dönemlerinde yapılan sayımlara göre ise nüfusun %77’si Ermeni, %21’i Azeri %2’si ise diğer etnik unsurlardan oluşmaktaydı.[15]
1991 yılında bağımsızlığını ilan etmesine rağmen hiçbir ülke tarafından tanınmayan Dağlık Karabağ yönetimi, bölgede yalnızlaşarak bölgenin ekonomik entegrasyonu önünde bir engel teşkil etmektedir.  Karabağ, jeostratejik önemin yanı sıra doğal zenginliklere de sahip olmasına rağmen yatırımın yeterli olmaması nedeniyle bu kaynakları değerlendirememektedir.[16]Sovyetler yönetiminde Azerbaycan’a bağlanan bölgede bağımsızlık ilanından sonra sivil çatışmalar ve ordu müdahaleleri sonucunda bölge, sıcak çatışmaların merkezi haline gelmiştir. Ermenistan Sovyetler döneminin sona ermesiyle birlikte o dönemde yapılan antlaşmaların artık geçerli olmadığını öne sürerek, Dağlık Karabağ’ı kontrol altına alma çabalarına yeniden başlamıştır.[17] İlk saldırı Hocalı’da gerçekleşmiş, 25 Şubat 1992 gecesi Sovyetler’den kalan orduyla desteklenen Ermeni askerleri zaten ablukada olan şehri ele geçirmiş ve kenti savunanlar ezici güce sahip alayların ağır ateşi altında canlarını vermiştir. Resmi verilere göre o gece 106sı kadın ve 83ü çocuk olmak üzere 613 kişi öldürülmüştür.[18] Bunu takiben Ermenistan kuvvetleri birçok saldırı gerçekleştirmiş ve bu saldırılar Azerbaycan’da aşırı endişe meydana getirmiştir. Fuzuli bölgesinin ele geçirilmesinden sonra savaş artık İran sınırlarına taşmaya başlıyordu, İran kuzey sınırları konusunda endişeye düşmüştü.[19] Aynı günlerde, Türkiye, Ermenistan’ı kınayıp ticari mal geçişini yasaklamış; TBMM’de Azerbaycan ile askeri işbirliği konusu gündeme gelmişti. Batılı devletler ve BM Güvenlik konseyi de Ermenistan’ın Karabağ’ı işgalini kınamıştır.  Ermenistan tarafı ise kendini askeri operasyonların kendi çıkarıyla değil Karabağ’daki Ermenilerin çıkarıyla ilgili olduğunu öne sürerek savunmuştur.[20]

Uluslararası Aktörler ve Çözüm Arayışları

Ermenistan’ın ayrılıkçı iddiaları sonrasında meseleye çeşitli devletlerin müdahil olmasıyla birlikte konu uluslararası bir boyut kazanmıştır. Çözüm arayışları, başlangıçta bölgedeki güçlerin arabuluculuk girişimleriyle sınırlı kalıp, daha sonraları uluslararası kuruluşların açılımlarıyla devam etmiştir.  Azerbaycan ve Ermenistan’ın 1992’de Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’na (AGİT) üye olmasıyla birlikte, bu teşkilat konuyla yakından ilgilenmek üzere Minsk Grubu’nu kurmuştur, böylece Rusya’nın tek başına devam ettirdiği arabuluculuk girişimleri uluslararası bir çözüm sürecine dönüşmüştür.[21]
İlk çözüm girişimi, 1992 tarihinde AGİT’e üye ülkelerin Helsinki’de aldığı barış konferansının toplanması kararıdır.[22] Ancak bu girişimden sonuç alınamamıştır. 23 Mart 1993’te Ermenistan, Dağlık Karabağ ile kendisi arasında koridor olan Kelbecer’i ele geçirmiş, hemen ardından Azerbaycan AGİT’in barış görüşmelerinden çekildiğini bildirmiş ve daha sonra BM Güvenlik Konseyiyle görüşmelerde bulunmuştur. BM ise AGİT barış girişimlerini desteklediğini belirtmiştir. Aynı yıl Azerbaycan’ın talebiyle  gerçekleştirilen AGİT toplantısında, Ermenistan’a Kelbecer’den çekilmesi konusunda baskı yapılmış fakat; Ermenistan bunu kabul etmemiştir. Sonuç olarak bu girişim de başarısız olmuştur.[23] Aynı yılda Moskova’da gerçekleştirilen başka bir toplantıda Azerbaycan’ın Dağlık Karabağı taraf olarak kabul etmesi istenmiş, fakat Azerbaycan bu teklifi reddetmiştir.[24] Buna rağmen Ermenistan’dan yana olan arabulucu ülkeler Dağlık Kaabağ temsilcilerin muhatap alınmasını sağlamıştır. Bu ise Rusya’nın politikasının bir parçasıdır. Diğer taraftan, Ermenistan bu krizi Dağlık Karabağ ve Azerbaycan arasında bir mesele olarak tanımlamakta ve sorunun yine bu iki ülke arasında çözülmesi gerektiğini belirtmektedir.[25]
1994 yılında Bişkek’te Azerbaycan, Ermenistan ve Karabağ temsilcileri tarafından imzalanan  bir protokol ile ateşkes sürecine girilmiş ve bölgedeki silahlı çatışmalar son bulmuştur.[26] “Bişkek Protokolü, Dağlık Karabağ meselesini çatışma konumundan siyasi konuma taşımıştır.”[27]Rusya ve ABD kimi zaman birbirlerine karşıt açılımlar gütmüşlerdir; Fransayla Türkiye ise tamamen birbirlerine karşıt şekilde hareket etmişlerdir. Ermenistan bölgede etkili konuma sahip olmasını engelleyen bu soruna olumlu yaklaşmadığı sürece Karabağ sorununda çözüme ulaşılamayacaktır.[28]
Minsk grubunun eşbaşkanlığını sürdüren Rusya ve Finlandiya, 1995 yılında işgal güçlerinin Azerbaycan’dan ayrılması ve yerli halkın kendi topraklarına geri dönmesi konularını tartışıyorlardı.[29] 1996’da Lizbon’da düzenlenen AGİT toplantısında Ermenistan’ın Azerbaycan’ın toprak bütünlüğünü tanıması, Dağlık Karabağ’ın nüfus güvenliğinin sağlanması ve kendi kendini yönetme hakkının verilmesi kararlaştırılmıştı. Fakat tüm üyelerin kabul etmesine rağmen, Ermenistan bunu reddetmiştir. Daha sonra dönemsel eşbaşkanlık yöntemi kaldırılmış yerine üç ülkenin, Rusya, ABD ve Fransa,  daimi eşbaşkanlığı getirilmiştir. Böylece Rusya’ya karşı bir denge oluşturulmuştur.[30]
1997 yılında Minsk Grubu önemli açılımlarda bulunmuştur, eşbaşkanların bölgeyi ziyaretleri sonucu 3 çözüm önerisi ortaya çıkmıştır. Birincisi “Toptan Çözüm” önerisi olup taraflar arasında yapılması gereken barış antlaşması ve Dağlık Karabağ’ın yeni statüsünü içerir. İkincisi “Aşamalı Çözüm” önerisidir, Dağlık Karabağın ve işgal altındaki diğer bölgelerin birbirinden bağımsız olarak çözüme kavuşturulması gerektiği ve göçmenlerin son durumu kararlaştırılmıştır. Üçüncüsü ve sonuncusu ise “Ortak Devlet” önerisidir.  Resmi dili Ermenice olan Bakü güdümlü bir Dağlık Karabağ yönetiminin oluşturulması ve Laçin Koridorunun statüsü hakkında düzenlemeler vardır.[31] Azerbaycan’ın talepleri: öncelikle Ermenistan’ın işgal ettiği bölgelerden çekilmesi, Dağlık Karabağın yeni bir statüye sahip olması ve Ermenistan’ın bu bölgede gücünün azaltılması ve göçmek zorunda bırakılan Azerilerin yurtlarına geri dönmesi yönündedir.[32]Bunun yanı sıra Azerbaycan’ın kendi lehine kullanabileceği en büyük kozları 1992 Prag görüşmelerinde, 1996 Lizbon Zirvesinde ve 2005 Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Genel Kurulunda alınan “ Karabağ’ın Azerbaycan toprağı olduğunu ve Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgal ettiği” kararlarıdır.[33]
Minsk Grubu’nun her bir girişimi Dağlık Karabağ sorununun daha iyi anlaşılması ve çözüm önerilerinin oluşturulması bakımından büyük önemi haizdir. Mesele Azerbaycan ve Ermeni hükümetlerinin iç siyaset meselesi olmaktan ziyade uluslararası siyasete konu olan bir meseledir bu sebeple büyük ölçüde arabuluculuk yapan devletlerce ele alınmaktadır. Bu durumda, eşbaşkanların yaklaşımlarının ayrı ayrı incelenmesi gerekir. Minsk Grubu’nda ABD’nin etkisi üçlü eşbaşkanlığa geçişle ortaya çıkmıştır. 1997’den itibaren çözüm sürecinde ABD de etkili olmaya başlamıştır. Clinton döneminde başlayan ABD’nin Karabağ açılımları, Bush yönetimiyle beraber daha etkili bir hale gelmiştir, yeni barış görüşmelerinin yapılması konusunda mutabakata varılmıştır.[34] Fransa ise Rusya ve ABD’nin açılımlarının yanında bir alternatif oluşturmuştur. Fransa Ermeni lobisinin en etkili olduğu ülkelerden biri olarak Ermenistan’dan yana tutum sergilemiştir. Fransa ile Ermenistan sorunun çözümüne yönelik ilerleme kaydettiklerini söylemelerine rağmen Azerbaycan bunu reddetmiş, bu ülkelerle yapılan görüşmelerin bir sonuç vermeyeceğini açıklamıştır.[35]
Eşbaşkanların 2002 yılında Bakü’ye gerçekleştirdikleri bir ziyarette Haydar Aliyev uluslararası kuruluşların sorunun çözümü konusunda pasif kaldıklarını ve Azerbaycan’ın sorunun barışçıl yöntemlerle çözüleceğine dair inancını kaybetmeye başladığını söylemiştir.[36] 2003 yılında Ermenistan ve Azerbaycandaki seçimler nedeniyle görüşmeler kesintiye uğramıştı. 2004’te ise AGİT Bakanlar Konseyi toplantısında Ermenistan Dışişleri Bakanı, Azerbaycan’ı bölgedeki işgalci güç olarak nitelendirip saldırgan tavrını değiştirmesi gerektiğini belirtmiştir. Azerbaycan ise Ermenistan’ın bu sert açılımlarını eleştirmiştir. Böylece ikili görüşmelerle bu sorunun hallolmayacağı yeniden ortaya çıkmıştır. Bundan sonra çözüm için faaliyet gösteren ülkeler bu iki ülkeyle ayrı ayrı görüşmüşlerdir.[37]
2007 senesinde Minsk Grubu’nun girişimiyle Azerbaycan ve Ermenistan Madrid Kriterleri üzerinde mutabakata varmıştır. Bu bildirge çözüm için büyük önem taşımaktadır, bildiriye göre;
  • Dağlık Karabağ’ın çevresinde işgal edilen bölgeler boşaltılacak,
  • Ermenistan ile Dağlık Karabağ’ın iletişimini sağlayan koridor açılacak,
  • Bütün göçmenler topraklarına dönecek,
  • Barış gücünün işlevini yerine getirecek uluslararası güvence sağlanacak,
  • Dağlık Karabağ Ermenilerine gerekli güvence verilerek kendilerini idare etme hakları tanınacak,
  • Dağlık Karabağ’ın hukuki statüsünün belirlenmesi için inisiyatif kullanılacaktır.[38]

2008 yılında Rusya’nın girişimiyle Madrid Kriterlerinin uygulanması ve barışın en kısa zamanda sağlanması konularına değinen Moskova Bildirisi imzalanmıştır.[39] Minsk Grubu kurulduğu 20 yıl içinde birçok arabuluculuk girişimi gerçekleştirmiş fakat bunların birçoğunda olumlu adımlar atılamamıştır. Bu süreç boyunca hem Azerbaycan hem Ermenistan medyası Karabağ meselesini sürekli gündemde tutmuşlardır. Sorunun yokuşa sürülmesinde medya ve siyasetçilerin tutumunun önemli bir yeri vardır. Seçim dönemlerinde askıya alınan görüşmelerin yanı sıra, sorun siyaset malzemesi olmuş ve muhalefet partileri, iktidar partilerini attıkları çözüme yönelik adımlar nedeniyle eleştirmiş ve halen daha eleştirmektedir.[40]
1992’den bu yana yapılan barış görüşmelerinde arabuluculuk faaliyetlerini yöneten ülkelerin ve Minsk Grubu’nun çabaları Dağlık Karabağ sorununun çözümüyle ilgili herhangi olumlu bir sonuç vermemiştir. Bugün Dağlık Karabağ  hala Ermenistan işgali altındadır. Buna rağmen, Azerbaycan ve Ermenistan’ın bir araya geldiği  toplantılarda kısmi diyalog imkanının oluşması ve her iki tarafın da Karabağ sorununda acilen barışın sağlanması gerektiğini savunması bir olumlu bir işarettir. Fakat Minsk Grubu olmaksızın sorunun çözüme ulaşılması mümkün değildir.[41]

Dipnotlar

[1] Akyeşilmen, Nezir, Dağlık Karabağ Sorunu: Çözüm Arayışında Minsk Grubu ve Bölgesel Aktörlerin Rolü: Mehmet Fatih Öztarsu, “Barışı Konuşmak Teori ve Pratikte Çatışma Yönetimi”, ODTÜ yayıncılık, Ankara: 2013, s. 240.
[2] Swietochowski, Tadeusz, Azerbaijan; A Borderland at the Crossroads of History: S. Frederic Starr, “The Legacy of History in Russia and the New States of Euroasia”, International Politics of Euroasia Vol: 1, New York: M. E. Sharpe Inc., 1994, s. 279.
[3] İşyar, Ömer Göksel, “Bölgesel ve Global Güvenlik Çıkarları Bağlamında Sovyet-Rus Dış Politikaları ve Karabağ Sorunu”, Alfa Yayınları, İstanbul: 2004, s. 178.
[4] Güler, Ali ve Akgül, Suat., Sorun Olan Ermeniler, Berikan Yayınevi, 2003, s. 134.
[5] Akyeşilmen, Nezir, a.g.e. s. 241.
[6] Aşırlı, Akif, Azerbaycan Halk Cumhuriyeti Dönemi Basınında Kafkas İslam Ordusu, Qismet Yayınları, Bakü: 2008, s. 15.
[7] Lalayan, A. A., Taşnak Partisi’nin Karşıdevrimci Rolü (1914 – 1923), Kaynak Yayınları, 2006, s. 84.
[8] İşyar, Ömer Göksel, a.g.e, s. 372.
[9] Atsız, Buğra, “Can Azerbaycan”, Kök Sosyal ve Stratejik Araştırmalar Serisi: 2, Ankara: 1990, s. 88.
[10] İşyar, Ömer Göksel, a.g.e, s. 386.
[11] Akyeşilmen, Nezir, a.g.e, s. 243.
[12] Akyeşilmen, Nezir, a.g.e, s. 243.
[13] Akyeşilmen, Nezir, a.g.e, s. 243.
[14] Office of Nagorno Karabakh Republic, http://www.nkrusa.org/country_profile/overview.shtml, (08.09.2014).
[15] Presidential Library, Administrative Department of the President of the Republic of Azerbaijan, http://files.preslib.az/projects/azerbaijan/eng/gl7.pdf, s. 12, (08.09.2014).
[16] Presidential Library, a.g.e, s. 22.
[17] Akyeşilmen, Nezir, a.g.e, s. 244.
[18] Smolowe, Jill, “Massacre in Khojaly”, Time, 16 Mart 1992; “Nagorno Karabakh Victims Burried in Azerbaijani Town”, The Washington Post, 28 Şubat 1992.
[19] İşyar, Ömer Göksel, a.g.e, s. 456.
[20] Akyeşilmen, Nezir, a.g.e, s. 245.
[21] Akyeşilmen, Nezir, a.g.e. s. 245.
[22] Cabbarlı Hatem, “Bağımsızlık Sonrası Ermenistan – Rusya İlişkileri”, ASAM, 2004, http://www.ermenisorunu.gen.tr/turkce/makaleler/bagimsizlik_sonrasi_ermenistan_rusya_iliskileri.doc (09.09.2014)
[23] Aslanlı, Araz, “Tarihten Günümüze Karabağ Sorunu”, Avrasya Dosyası – Azerbaycan Özel, İlkbahar 2001, cilt: 7, Sayı: 1, s.405.
[24] Cabbarlı Hatem, a.g.e, 2004.
[25] Akyeşilmen, Nezir, a.g.e. s. 246.
[26] The Bishkek Protocol, Conciliation Resources, http://www.c-r.org/sites/default/files/Accord17_22Keytextsandagreements_2005_ENG.pdf, (09.09.2014).
[27] Akyeşilmen, Nezir, a.g.e. s. 247.
[28] Akyeşilmen, Nezir, a.g.e. s. 247.
[29] Cafersoy, Nazım, “Bağımsızlığın Onuncu yılında Azerbaycan- Rusya İlişkileri”, Avrasya Dosyası – Azerbaycan Özel, (İlkbahar 2001), cilt: 7, Sayı: 1, s.298.
[30] Cafersoy, Nazım, a.g.e, s.299.
[31]   Aslanlı, Araz, a.g.e, s.419.
[32] Akyeşilmen, Nezir, a.g.e. s. 248.
[33] Kantarcı, Şenol, “İran Krizi Sırasında Açılan “Karabağ Dosyası” ve Koçaryan’ın Paris’te Masadan Kaçışı”, TÜRKSAM, http://www.turksam.org/tr/makale-detay/773-iran-krizi-sirasinda-acilan-%EF%BF%BDkarabag-dosyasi-ve-kocaryan-in-paris-te-masadan-kacisi (09.09.2014)
[34] Akyeşilmen, Nezir, a.g.e. s. 249.
[35] Aslanlı, Araz, “Tarihten Günümüze Karabağ Sorunu”, Avrasya Dosyası – Azerbaycan Özel, İlkbahar 2001, cilt: 7, Sayı: 1, s.424.
[36] Kantarcı, Şenol, a.g.e.
[37] Akyeşilmen, Nezir, a.g.e. s. 250.
[38] Yeni Şafak gazetesi, 13.07.2009, http://www.yenisafak.com.tr/dunya/karabagda-sona-dogru-198222, (09.09.2014).
[39] Veliev, Cavid, “Rusya Kafkasya’da Ön Aldı”, Cumhuriyet gazetesi, 10.11.2008. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diger/21230/Rusya_Kafkasya__8217_da_on_aldi_.html, (10.09.2014).
[40] Akyeşilmen, Nezir, a.g.e. s. 251-252.
[41] Akyeşilmen, Nezir, a.g.e. s. 258.

*Bu yazı buradan alıntılanmıştır : http://akademikperspektif.com/2014/10/01/karabag-sorunu/

10 Mart 2015 Salı

Gerçek Ergenekon ve Bozkurt bulundu...





http://www.yenicaggazetesi.com.tr/gercek-ergenekon-ve-bozkurt-bulundu-33774yy.htm

“Ecdatlarımız Altay Dağlarından Akdeniz’e kadarki geniş coğrafyada hakimiyetini sürdürmüştür. Bizlere zengin kahramanlık destanları ile paha biçilmez manevi zenginlikler bırakmıştır. Türk halklarının tarihi, kültürünü araştıracak ve ortak öğretim sistemi oluşturacak özel bir merkez oluşturulması kaçınılmazdır. Bence böyle bir kahramanlık destanını dünyaya tanıtma zamanı gelmiştir. Bu yüzden Türk Akademisi’nin kurulma zamanıdır...”
Bu sözler Türk Dünyasının aksakalı Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev’e ait... Böylesine önemli ve anlamlı bir temel üzerinde Astana şehrinde kurulan ve 2010 yılında faaliyete geçen Türk Akademisi çok önemli çalışmalara imza atmaya devam ediyor. Bunlardan birisi de geçtiğimiz aylarda bulunan ve kimilerinin sadece bir efsane dediği Ergenekon (yüksek yere konmak)...
Evet gerçekten de Ergenekon’u buldular.
Nasıl olduğunu Türk Akademisi Başkanı Darhan Kıdırali’den aktaracağız.
Ancak önce Ergenekon neydi, neresiydi onu hatırlayalım.
Bir zamanlar Türk’e boyun eğmeyen, Türk’ün gücünün yetmediği bir yer yoktu. Bir gün düşmanlar birleşti ve Tan ağardığında aldatmaca ile Türk’e acımasızca saldırdılar. Büyükleri kılıçtan geçirip, küçükleri tutsak ettiler. O dönem Türk’ün töre ağası olanlar düşündüler ve  “insanın bilip bulamayacağı bir yere gidip, orayı il tutalım”  dediler. Öyle bir dağın tepesinde öyle bir yer buldular ki bitkiler, yemişler, hayvanlar, akarsular vardı. Bu yere Ergenekon dediler. Ve çoğaldılar, sığmaz oldular... Yüzyıllar sonra göç kararı aldılar. Yol aradılar ama bulamadılar. Bunun için demir madenleri eriterek yol yaptılar. Ve nihayet Bozkurt çıktı meydana. Türk’e yol gösterdi...
İşte, kimsenin erişemediği ve bulamadığı o yeri, Ergenekon’u Darhan Kıdırali başkanlığındaki Türk Akademisi çalışma grubu gün yüzüne çıkardı. Kazakistan’ın Çin ve Rusya sınırında Altın Adam’ın bulunduğu Berel kurganı üzerinde, Altay Dağlarının tepesinde eşsiz bir ova görüldü.
Kıdırali’nin gördüklerini aynen aktarıyorum;  “Burası öyle bir yer ki inanması çok zor, o yükseklikte bir canlı yaşar mı, diyeceğiniz bir mekanda adeta cennetten bir yer bulduğumuzu düşündük. Bu yükseklikte böylesine düz bir ovada neredeyse her türlü meyve ve ağaç var. Koyun sürüleri, hayvanlar ve eşsiz bir bitki örtüsü. Üstelik inanmayacaksınız ovanın üzerinde asil kurtlar gördük. Ve hiç birisi oradaki koyunlara yaklaşmıyor, saldırmıyordu. Elinizi uzatsanız sanki yıldızlara değeceksiniz. Ben bu kadar yıldızı bir arada görmemiştim. Onlarca açılmamış kurgan bulduk. Kurganlarda okuyla, yayıyla, atıyla gömülmüş insanlar tespit ettik. Kazılar sonucunda 7. yüzyıla ait olduğu düşünülen Kopuz, Kanun ve Ud’a benzer müzik aletler bulundu. Kopuz ortasından kırılmıştı. Mekan öylesine korunmuş ki her şey tüm gerçekliğiyle duruyordu.”
Kıdırali; Türk tarihinin, belgeler dışında sözlü anlatımlara büyük önem verdiğini ve bu anlatımlardan yola çıkarak buldukları bu muhteşem yerin, Ergenekon olduğundan hiç şüphe etmiyor. Kıdırali’ye göre Türkler (Oğuzlar) yenilgiye uğrayınca doğudan (Ötüken Vadisi) batıya doğru ilerliyorlar. Burada yerleşip, çoğalıyorlar ve metalleri keşfediyorlar. Altayların ise kutsal dağ olarak ifade edildiğini belirtiyor. Geçtiğimiz yıl Moğolistan Cumhurbaşkanı buraya gelmiş. Kazakların ünlü düşünür ve şairi Mağcan Cumabay’ın   “Ey Pirim! Değil miydi Altın Altay Anamız bizim?”  şeklindeki dizelerini hatırlatıyor.
Eğer gerçekten burası Ergenekon ise (ki Darhan Bey bu konuda tüm Türk dünyasını heyecanlandıran resmî bir açıklama yapıyor) Türk’ün kutlu destanını, Türk’e yol gösteren Bozkurt gerçeğini yeniden anlamak ve dünyaya anlatmak zamanıdır.



9 Mart 2015 Pazartesi

BOZ KURT: TÜRKLERİN TARİHSEL SİMGESİ



(Alıntıdır)
Bozkurt herhangi bir partinin değil Türk ulusunun tarihsel simgesidir. Hangi görüşten olursak olalım, Bozkurt'a sahip çıkmaktan çekinmeyelim.

Bozkurt'un özelliklerini temel olarak şu şekilde sıralamak mümkün olur:
  1. Bozkurtlar atasına bağlıdır. 
  2. Bozkurt özgürlüğüne düşkündür. Dünyada evcilleştirilememiş tek hayvan olma sanı Orta Asya bozkurtlarındandır. Bozkurt, yakalandığında tüm hayvanların aksine gırtlak kısmında bulunan öd denen keseyi parçalar ve intihar eder. Bozkurt esareti kabul etmeyen bir varlıktır. Bozkurt’un boynuna tasma takıp bir kafese koyamazsınız. Bozkurt ölümü seçer, kendisini parçalar ve intihar eder. 
  3. Bir bozkurt sadece yiyeceği kadarını avlar ve yavrusu olan bir hayvana saldırmaz. Bozkurt leş eti yemez. Kendi avını kendisi avlar. Başka havanların avladığı leşi yemez.
  4. Bozkurtlar eşlerini kıskanırlar. Bozkurt dişisi asla bir kara kurtla çiftleşmez. Bozkurt yaşamından tek eş seçer. Eşi ölmeden başkası ile beraber olmaz.
  5. Bozkurt sürüsü sağdan ve soldan giden öncüler, ardından da göbekten gelen ana kuvvetle saldırırlar düşmanına. Bozkurt cesaretli ve ölümüne mücadele eden bir yapıya sahiptir, esareti kabul etmez. Bozkurt sürüsünden ayrılan bir erkek bozkurt karşılaştığı bir kara kurt sürüsüne girer ve girdiği sürünün önderliğini ele alır.
  6. Bozkurtların bir önderi vardır ve sürü o önderin emrinden çıkmaz. Bozkurt önderine bağlıdır.
  7. Bozkurtlar teşkilat halinde bir yaşam sürerler. Bozkurt takım çalışması yapar ve özgürlüğüne son derece düşkündür.
  8. Karda yürüyen 40 bireylik bir sürüyü takip eden biri yalnızca 5-6 ayak izi görebilir. Çünkü sürü, önde giden önder boz kurdun ayak izlerine basarak ilerler.
  9. Bozkurtlarda bir yavrunun annesi hem de babası ölse bile yavru hayatta kalır. Bozkurtlarda sürü düzeni buna izin vermez. Diğer sürü üyeleri yavruyu evlat edinir ve kendi yavruları gibi büyütürler.
  10. Bizim simgemiz, gök yeleli bozkurttur. Bu kurt türü yalnızca Orta Asya dolaylarında yaşamaktadır. Türk milleti bozkurdu bu taşıdığı özelliklerden dolayı kendine simge edinmiştir.
  11. Türk ulusu çağlar boyu bozkurtlaşan önderler yetiştirmiştir. Son örneği büyük başbuğumuz Mustafa Kemal Atatürk'tür. Mustafa Kemal Atatürk'ün eşyaları arasında sayısız bozkurt simgeli nesne vardır. Her alanda kullanılmasını özendirmeye çalışmıştır.
  12. Bozkurt aslında Türklüğün her çağdaki ölüm kalım savaşının simgesidir. Türk ulusu tarihi boyunca rahat yüzü görmemiştir, yine görmeyecektir. Ulusal değerlerimizi koruyup yeni kuşaklara aktaralım. Ulusal değerlerimizi partiler üstü, siyaset üstü görelim ve tartışma konusu yapmayalım.